Herkesin Bir Görevi Var
Yıl 1981, yanlış hatırlamıyorsam, yine Doğu Anadolu’da çantamı dolduran dosyaları temizlemek üzere, gezip duruyorum. Allahtan yanlız değilim. Yanımda, daha sonra Gazşiantep Gümrükler Başmüdür olan, Müsteşatlığımız Müşaviri Asım Akkaya var. İyi bir yol arkadaşı. Onca işe rağmen birbirimize moral vere vere, görevi tamamlamaya çalışıyoruz. İşler öyle bitip tükenecek gibi değil. hemen hemen son işlerden biri de Orta Anadolu’da bir gümrük idaresinde. Sabah daha güneş doğmadan, gümrüğe yakın bir yerlerde otobüsten iniyoruz ve tren istasyonunda sabahın olmasını ve gümrüğün açılmasını bekliyoruz.
Gümrüğün kapısını açan olmadık ama, odacıdan sonra giren bizler olduk. Gümrük Müdürünün odasına geçerek davetsiz misafir konumunda yerlerimizi aldık koltuklarda. Sobanın sıcaklığı ve koltukların rahatlığı ile neredeyse uyuyakalıyorken, Müdür beyin içeri gelişi ile toparlandık. Selamlaştık, üç beş havadan sudan sohbet üzerine yavaş yavaş konuya girmeye başladık.
İşimiz gümrük müdürün, daha evvel görev yaptığı bir başka idarede ki muamelatı ile ilgiliydi. O gümrükte ciddi bir araştırma ve oldukça gizli bir soruşturma neticesi bizim muhakkak surette gümrük müdürü arkadaşla konuşmamızı gerektiriyordu.
Konu açılıp derinleştirilip ileri sürdüğümüz iddialar ortaya konulduktan sonra, sıra müdür beyin ifadesinin alınmasına gelmişti. Bu ana kadar geçen her konuşma her davranış, kesinlikle ve kesinlikle insani çerçeve içinde geçiyor, karşılıklı saygıdan hiç bir şey kaybetmiyorduk. Müdür bey de bize karşı öyleydi. Ancak, ifade vermeyeceği konusunda kesin olarak kararlıydı.
İşte bu anda Müfettişliğin zor taraflarından bir başlıyordu.
Bu konuyu çözmek, için, mevzuatı en iyi bilmek gerekmiyordu. Allameyi cihan olmak gerekmiyordu. Bağırıp çağırmak, tehdit etmek, karşımızdakini aşağılamak gerekmiyordu.
Asım, bu durumda suskun neler olup bittiğini anlamaya çalışıyor ve bir kenardan olayı izliyordu.
Yazımın başlığını oluşturan “Herkesin bir işi var” sözleri işte bu ve bundan sonraki anların bir özetiydi.
Neler yapabilirdi bu durumda. Şöyle bir aklımdan geçirdim. Bir kere, canın sağ olsun vermezsen verme, hadi eyvallah deyip, altı üstü bir sayfalık yazıya bağlayıp, istinabe ile işi halledebilirdim. Veya, iki satır yazıyı müdür beye bırakıp yaz cevabını gönder diyebilirdim. Veya ne bileyim başka türlü vaziyetin içinden çıkmak isteyebilirdim. Ancak. işte o zaman karizmayı çizdirebilirdik. Yok öyle yağma bu ifadeyi alacaktık Alacaktık ve de Müdür beye iyi bir ders vererek. Ders vermek derken kesinlikle onun şahsiyetiyle, kişiliği ile mesleki otoritesi ile oynayarak değil.
- Bak değerli kardeşim. Herkesin bir görevi var. Seninki müdürlük, şu çay getiren arkadaşın görevi çaycılık, benim görevim de müfettişlik. Ve bu anlamda herkesin bir yetkisi ve sorumluluğu var. Ben ve arkadaşım, uzun uğraşılardan sonra bazı tespitlerde bulunduk. İdaremizi, devletimizi tehdit eden bir büyük suistimali ortaya çıkardık. Bunun için üç aydır çeşitli gümrüklerde geziyoruz. Bizim görevimiz, idaremizi yemeye başlayan bir kurdu bulmak ve ve bunun yaratacağı tahribatı önlemek. Çünkü, bu tespit edilmediği takdirde, devletimiz ciddi zararlar görecek ve suistimal daha geniş boyutlara ulaşacaktır. Bak, Devletin bana verdiği kimlikte yazılı olan görevlerimiz neler... Şimdi senin görevlerine gelelim, bir gümrük müdürü olarak senin görevlerinde... O halde, yazılmış olan bu görevlerimiz çerçevesinde ben suistimalleri ortaya çıkarmak, sen de zamanında bu suistimallerin içinde olmayı bir yana bırak, önlemek ve bu hizmetlerimizi ifade ederken, beni ve benim camiamı, bir karşı taraf gibi görmeyip, asgari memuriyet terbiyesi hudutları içinde benim görevime saygı göstermendir. Bizler, memuru asan kesen, onun şahsiyeti ile oynayan, onun memuriyet otoritesini kıran, ayrı dünyaların insanları değiliz. Bizler, aynı taşkilatın farklı dişleriyiz. Sen olmasan veya manifesto şefi arkadaş olmasa, kaloriferci, odacı olmasa, müfettiş olmasa bu bu dişlerden biri veya birkaçı olmasa bu çark, yani devlet çarkı döner mi? Ben sana, sen de bana mecbursun. Öyle değil mi? Ben sana nasıl saygılı isem, sen de “müfettişim, bir suistimali tesbit etmiş, devletin kanayan bir yarasına neşter atmış” deyip bana saygı ve dolayısıyla benim görevime saygı göstermen lazım, öyle değil mi? Hadi bir çay söyle de işimize devam edelim. Olur mu? Hadi Asım, tak makinaya kağıdı, daha yapacak çok işimiz var.
Bir görev daha sona ermişti. Otobüs Anadolu düzlüklerini aşıp ağır ağır dağlık bölgelere girerken, bir görevi tamamlamış olmanın verdiği rahatlıkla sohbet devam ediyordu.
- Asım, denetim elemanlığı zor iş. Bana, rahmet olsun canına Mehmet Ali Devecioğlu üstadım, ne vasiyet etti biliyormusun ? “Oğlum, her hangi bir idareye ne işle ilgili olarak gidersen git. Orada mevki veya statü olarak en üst durumda bulunabilirsin. Ama karşında hangi nedenle bulunursa bulunsun, o kişinin de bir baba veya anne olduğunu, evinin ailesinin mahallesinin ocağının büyüğü olduğunu unutma .” demişti. Bunu memuriyet hayatım boyunca hiç bir zaman unutmadım.
Bu ışığı böyle yay ki bir gün sen de bu ışıktan aydınlanabilesin.