Denetim ve Denetim Elemanları Üzerine
İğneyi kendimize çuvaldızı başkasına
Hatırlanacağı üzere, Vakfımız Dergisinin bir önceki sayısında “Gümrüklerde Yeniden Yapılanma, Zihinsel Devrim ve Takım Oyunu” başlıklı yazımız yer almıştı. Bu yazıda Teşkilatımız ve Personelimiz ile ilgili genel bir değerlendirmeye yer vermiş, sıkıntılara ve çözüm yollarına değinmiştik. Bu yazımızla ilgili olarak özellikle taşra teşkilatımızdan oldukça yoğun telefonlar aldığımızı ve değerlendirme ve tespitlerimize iştirak edildiğini gördük.
Bu sayıda da Denetim ve Denetim Elemanları üzerine bir makale yazmayı, artıları ve eksileri ayrı ayrı ele alarak, gerekiyorsa iğneyi kendimize çuvaldızı başkasına batırmayı amaçladım. Öyle ya, rotasında giden geminin bir süre sonra yalpalamaya başlamasında ya da yalpalayan geminin tekrar rotasına oturtularak yolculuğun salimen yapılmasındaki başarıda geminin tüm çalışanlarının şu veya bu şekilde dahli/katkısı olması gerekir. Sadece kaptanın ya da sadece çarkçı başının ya da sadece kamarotların vb. hatası demek elbetteki abesle iştigal olacaktır. Aynı şekilde geminin ilk hareket limanından hatasız ve sarsıntısız bir şekilde hareket edip nihai limana varıp aynı şekilde hatasız ve sarsıntısız bir şekilde demirlemesindeki başarıda da tüm personelin farklı oranlarda da olsa katkısı olması ve bu şekilde kabul edilmesi son derece tabiidir. İşte bu müspet veya menfi katkıların değerlendirilmesi ile hukuki mihenk taşına vurularak neticelerinin ve bu neticelere göre yapılacak işlemlerin tespitini yapacak olanlar da, Onay Emrini imzalayan en üst amir adına Denetim Elemanları olacaktır.
Denetim Elemanları, mensup oldukları Bakanlık, Müsteşarlık, Genel Müdürlük veya Kuruluşların en kariyer, en istisnai ve en mümtaz birimleridir. Olması gereken de budur. Çünkü buranın mensupları Üniversite eğitimlerinden sonra binlerce kişiler arasından yapılan yarışma sınavlarından sıyrılarak mesleğe ilk adımlarını atmakta, bu da yeterli olmayıp 3 yıl süren stajyerlik ya da yardımcılık çalışmasından sonra tekrar “yeterlilik sınavları”na alınmakta ve ancak bunu da başardıktan sonra asil olarak Kurula dahil olmaktadırlar.
Özellikle 3 yıl süren bu muavinlik döneminde her yönden eğitilen Denetim Elemanlarına teorik ve pratik mesleki bilgilerin yanı sıra, öğretilen bir başka şey de olgunluk, adalet ve temsildir. Nihayetinde kariyer bir meslek olan Denetim Elemanlılığı mensubu Denetim Elemanı her yönüyle örnek olmak ve örnek alınmak zorundadır. Yazdığı raporlarındaki liyakat ve adaletinden, hal-hareket ve davranışlarına kadar farklı olduğunu fark ettirmelidir. Aynı şekilde denetim görevinden idari göreve geçtiğinde de bunun farkında olmalıdır.
Denetim Elemanın bir bakıma varlık ve istihdam nedeni, esasen Merkezi Denetim görevi olmakla ve ilk görevinin bu olmasıyla birlikte, tek görevinin bu olmaması, bunun yanında geliştirecekleri projelerle sorunların kökten halledilip sistemin oturtulmasında birinci derecede rol almaları gerekir. Ancak fiiliyatta genellikle iş yoğunluğundan kaynaklanan nedenlerle bu pek olamamaktadır. Çünkü çoğu zaman, tabiri caizse “iş yoğunluğundan nefes alınacak zaman bulunamamaktadır”.
Bu genel tablonun yanı sıra bugünkü fiili duruma baktığımızda, belki sistemden veya belki de gelenekselleşmiş/klasikleşmiş denetim usullerinden kaynaklanan nedenlerle bana göre denetim birimleri olması gerekenin uzağındadır. Çünkü hem sayısal olarak fazla ve hem de her biri kapsamlı soruşturma dosyaları nedeniyle, bu güne kadar sadece hesap sorma fonksiyonuna ağırlık verilen bu günkü denetim sisteminde eğiticilik-öğreticilik ve hatta motive edicilik biraz göz ardı edilmiş ya da edilmek zorunda kalınmış durumdadır diyebiliriz. Bunları söylerken benim de bir Denetim Elemanı olduğumun ve memuriyette yaklaşık 16 yılımın geride kalmak üzere olduğunun altını çizmek isterim.
Gümrük Başkontrolörü iken Merkezden Taşraya gitmiş ve 3 yıl Gümrükler Başmüdürü olarak İdari görevde bulunmuş birisi olarak taşradan Denetime bakışı da, madalyonun bir diğer yüzü olarak ifade etmek ve yorumlamak isterim.
Taşrada, personelin çok büyük çoğunluğunda ciddi manada bir Denetim Elemanı korkusu mevcuttur. Öyle ki, insanlar kara kaplı kitaba uymayan ancak vicdana ve verimliliğin gereklerine uyan bir kısım icraatlarda kesinlikle basiret ve cesaret gösterip icraat yapmak yoluna gitmemekte, tam tersi bir şeyler üretip hesap vermek zorunda kalmaktansa üretmemeyi (dolayısıyla hesap vermek zorunda kalmamayı) tercih etmektedirler. Oysa amaç ve niyet iyidir. Yapılacak üretim her alanda ülkemize ve teşkilatımıza pozitif bir şeyler katacaktır. Örneğin kimi zaman bir kısım fiziki eksiklikler ikmal edilecek ve bunun akabinde iş verimliliği de artacak; kimi zaman da mükellefin önü açılarak ülkeye daha çok vergi ödenmesine ve istihdam artışına vesile olunacaktır. Ancak, planlanan-düşünülen güzel işlerin proje bazından icraata dökülmesine geldiği anda hemen akıllara “ya bir haksız şikayet veya ihbar olur da soruşturma geçirirsem, veya genel teftişte tenkide alınır da hesap sorulmaya kalkılırsa bunu neye göre-nasıl izah edebilirim” diye güvensizlik ve korku gelmektedir. Dolayısıyla da netice hasıl olamamaktadır.
Halbu ki, baktığınızda, hesabı soracak Denetim Elemanı da bu ülkenin ve teşkilatın bir mensubudur ve hatta O da ülkede iyi şeyler olmasının ve üretilmesinin yanındadır. O halde sorun nedir ve nerededir? Sorun, galiba daha çok birbirimize güvenmemekte ve kara kaplı kitapta yazan amir hükümlerdedir. Sorunun kaynağı olarak ortaya koyduğumuz bu tespitler doğru ise, çözümün de, eksik olan güvenin tesisi ve mevzuatın güncellenmesi olması gerekir.
İşte burada, Denetim Elemanlarına çok büyük görevler düşmektedir. Teftiş, inceleme veya soruşturma için taşraya giden Denetim Elemanları asli görevlerinin yanı sıra aynı zamanda, Teşkilatımızın bir bakıma Merkez ile Taşra arasındaki hem karşılıklı temsilcisi ve hem de bilirkişisi olarak bu eksikliklerin ikmalinde önemli görevler ifa etmelidirler ve etmektedirler de. Nelerin nasıl eksik ya da yanlış yapıldığının yanında, bundan böyle nasıl yapılması gerektiği de ortaya konularak işin eğiticilik yönüne ağırlık verilmelidir. Eğiticilik hem taşrada ve hem de merkezde olmalıdır.
Denetim Elemanı ağırlığı ve farkıyla, öncelikle insanlar dinlenmelidir. Neyi-niçin yaptığının hesabı sorulurken dahi, hesap sorulan kişiye hangi imkanlar sağlanmış olduğu iyi tespit edilmelidir. Bir başka ifadeyle hesap sorulan kişinin psikolojik, fizyolojik, ekonomik ve hukuki ihtiyaçları yeterince giderildiği halde mi hatalar yapılmıştır? Yoksa imkansızlıklar içerisinde çalışıldığından mı hatalar yapılmıştır? Aradaki fark çok önemlidir. Bu farkı anlamanın en güzel yolu, hesap sorulanın yerine kendini koyarak meseleye bakmaktır. Tüm bunlardan sonra elbetteki Ceza Hukukundaki tabirle, “hafifletici nedenler” de dikkate alınmalıdır. Ancak bu da yeterli değildir. Sorunun kesin ve kalıcı çözümü için Merkezin yapması gerekenler de, elbetteki düzenlenecek bir raporla Merkeze intikal ettirilecektir.
Buraya kadar ifade edilenler, işin daha çok teknik ağırlıklı yönüdür. Bir de işin psikolojik yönü vardır. Hesap sorulan personelin niçin hata yaptığının acaba hiç psikolojik yönü irdelenmişmidir? Örneğin Habur’da, Gürbulak’da, Hakkari’de vb. çalışan personel acaba ne kadar zamandır eşini ve/veya çocuklarını ve/veya ailesini görmemektedir. Ya da sosyal ortamları müsait bölgelerde çalışıyor olsalar bile, hangi ailevi sıkıntıları vardır? Ve bu insanlarımızın bugüne kadar derdini soran, yardımcı olmaya çalışan hiç kimse olmuşmudur? Öyle ya o personel de psikolojik ve fizyolojik bir varlıktır ve onun da “in”leri ve “out”ları var.
İşte Denetim Elemanlarının bu çerçevede de bir misyonu olmalı ve personelin motivasyonunda üzerlerine düşeni yapabilmeli ve bunun için de usulü dairesinde zamanını ayırabilmelidir. Verimlilik artışı gerçekleştirebilmenin her halde ilk ve en başta gelen yolu rehabilitasyondur.
Unutulmamalıdır ki, Şeyh Edebali’nin dediği gibi devleti yaşatmak için insanı yaşatmak gerekir.
Ancak işin bir başka yönü daha vardır: Elbetteki eline tutuşturulan soruşturmayı ya da teftişi yapmak için mahalline giden Denetim Elemanının da bir özel hayatı ve ailesi vardır. Dolayısıyla onun da bir çok sıkıntısı ya da özel işleri olabilecek, ya da onun da kafası rahat olamayabilecektir. Ama o bir Merkez Denetim Elemanı olarak, kendi sorunlarını/sıkıntılarını (varsa) bir kenara koyabilecek olgunluk ve fedakarlığa sahiptir. Başkasını kendisinden fazla düşünmek, sorunları sıkıntıları çözmek için çözüm yollarını tespit etmek durumundadır.
Kabul etmemiz gerekir ki, idari görevde bulunmamış olanlarımız, bir ödenek yetersizliğini, nitelik ve nicelik olarak yetersiz personel ile hiçbir aksaklığa meydan vermeden çalışmayı, müteşebbisin haklı taleplerinin kara kaplı kitapta yeri olmaması nedeniyle vicdan ile mevzuat arasına sıkışmanın ne olduğunu yaşayanlar kadar bilemeyiz.Oysa bu idarede sürekli yaşanan bir realitedir. Tüm bunların üzerine bir de iş yoğunluğu ile buna ilaveten kişisel-ailevi sorunlarını koyduğunuzda orada çalışanların psikolojik durumlarını bir göz önüne getirin bakalım. Siz olsanız ne yapardınız? Tabi ben bunları söylerken, tüm çalışanları iyiniyetli ve çalışkan varsayarak söylediğimin altına birkaç kere çizdiğimi belirtmek isterim. Ve bu çerçeveden bakarak da, eleştirmenin kolay üretmenin zor olduğunu, aynı şekilde eleştirmenin kolaycılık, üretmenin kahramanlık olduğunu da belirtmek isterim.
Olayın bir diğer yönü de iş sahipleri ve müşavirler yönüdür.
Günümüzdeki uluslar arası ticarette, genelde zamana karşı bir yarış ve amansız bir rekabet içerisinde mücadele veren dış ticaret erbabı, Merkez Denetim Elemanlarının teftiş, soruşturma ve incelemeleri neticesinde düzenledikleri raporlarından birinci derecede etkilenen kesimdir. Bıçak sırtı konularda, tahkikat neticesinde usulsüzlük cezası istemekle, 1918 sayılı Yasa kapsamında adli takibat talebinde bulunmak arasında, yerine göre bir firmanın ticari yaşamına tamam ile devam arasında bir sonuç doğabilmektedir. Her zaman bu kadar keskin sonuçlar doğurmayanlarda ise, ekonomik kayıpların (ve belki de mağduriyetin) büyüklüğü ile orantılı olarak, istihdam daralmasından hazineye ödenecek vergi eksikliğine sebebiyet vermeye kadar sair sonuçlar ortaya çıkabilecektir.
Düne kadar demirperde ile yönetilen ülkelerin bugün ekonomik alanda ve ekonomik anlamda bizi geçmek üzere olduklarını ve bunun nedenlerini acaba hiç yorumladık mı? Bugün bir çok ülkenin bırakınız mevzuat engelini, verdikleri bir çok sair teşviklerle yatırımı ve ihracatı özendirdiği bir asırda, bizim de olaylara daha geniş, daha basiretli ve daha uzun vadeli bakmamız gerekir diye düşünüyorum. Bunun adı toplam kalite yönetimi ve takım oyunudur.
Kaldı ki, ülkemizin tarım, hayvancılık, turizm, sanayi, denizcilik, hizmetler sektörü, coğrafi konumundan dolayı taşımacılık gibi kalkınmasından her birinin bile tek başına yeterli olabileceği bir çok imkanı ve potansiyeli mevcut iken, bu günkü fiili durumumuza baktığımızda olması gereken ile olanı kıyasladığımızda karşılaştığımız yetersizlik bizim ülke olarak bir şeyleri yanlış ya da eksik yaptığımızın bir göstergesi değilmidir?
Anayasamızda ve Yasalarımızda (4458 sayılı Gümrük Kanunu’nda ve 1918 sayılı Kanun’da) da belirtildiği üzere, ülkemizin ekonomik, siyasi ve iktisadi bütünlüğünü bozacak nitelikte olanlarla kasıt unsuru taşıyanlar hariç ekonomik suça ekonomik ceza prensibini göz önünde bulundurmak herhalde en bilimsel yaklaşım olacaktır. Yoksa herkesi asıp-kesmek, yıllara dayanan bir üretimi bir kalemde bitirmek, yapılmışı yıkmak kolaydır. Bunun ekonomik yansımalarını gözardı ederseniz ülkede bir süre sonra yatırım yapmak isteyen, üretim yapmak isteyen, ihracat yapmak isteyen kimseyi bulamazsınız. Bunları anlayıp pardon dediğinizde ise, artık her şey eskisi gibi olmayabilir. Bayram geçtikten sonra kınanın çok da anlamı yoktur.
Kaldı ki, tam olarak olması gereken, önce günümüz gerçeklerine ve standartlarına uygun mevzuat düzenlemeleri yapmak, bunun akabinde iş çevrelerini mevzuat değişikliklerinden zamanında ve tam olarak bilgilendirmek, bunun akabinde her türlü altyapıyı gerçekleştirmektir. Ta ki bunlardan sonra hesap sormak hakkı doğmalıdır. Hesap sorulurken de, fiil ile müeyyidesi uyumlu ve orantılı olmalı ve mümkün olduğunca insanlar harcanmaya değil kazanılmaya çalışılmalıdır.
Diğer husus da, işin Gümrük Müşavirleri yönüdür. Gümrük Müşavirleri, bilindiği üzere serbest meslek erbablarıdır. Ancak bu meslek olması gerektiği oranda kurumsallaşamamıştır. Bu durumda dahi, bugün itibariyle baktığımızda Gümrük Müşavirleri, İdare ile iş sahipleri arasında hem karşılıklı temsilci ve hem de karşılıklı avukat durumundadırlar.
Gümrük Müşavirleri de bu gün günümüzde, yanlarında çalıştırdıkları elemanları da dikkate alırsanız istihdam yaratan bir sektör durumundadırlar. O halde konuya geniş bakarak, bu kesimin hukuki, temsili ve teknik eksikliklerinin ikmal edilerek kurumsallaşmasına katkıda bulunmak yapılabilecek en doğru hareket olacaktır. Kaldı ki, bu insanların işlerini doğru yapmaları gümrük idarelerini de rahatlatacak ve tıkır tıkır işleyen bir mekanizmada herkesin içi de rahat olacaktır.
İşte Denetim Elemanlarının denetimleri sırasındaki, işin doğası ve görevlerinin de gereği olarak muhatapları da gümrük personeli, iş sahipleri ve gümrük müşavirleridir. Dolayısıyla Denetim Elemanları teftiş, soruşturma ve incelemelerinde adaletin hassas terazisi gibi olayları çok ince ve basiretli bir şekilde tartabilmeleri ve öncelikle eğitici olabilmeleri çok önemlidir. İmha etmek kolaydır ve kolaycılıktır, ama ıslah etmek erdemliliktir ve aynı zamanda üretimdir.
Ancak, madalyonun bir başka yüzü daha vardır. Bugün itibariyle teşkilatımızda en ağır iş yükü Denetim Elemanlarındadır. Her biri birbirinden müstakil en az 10-15 iş’i olan Denetim Elemanlarının, bunların her birini en ince ayrıntısına kadar tetkik ve tahkik ederek neticesini rapora bağlaması bazen birkaç yılla ölçülmektedir. Bazen gazetelerde okumuşusuzdur: “yargının yükü ağır, bir yargıca şu kadar dosya düşüyor ve her bir dosyanın şu kadarcık zaman içerisinde neticelendirilmesi gerekiyor” diye, işte bu aynen Denetim Elemanları için de geçerlidir.
Hep merak etmişimdir: Müsteşarlığa yazılması Kanun ve/veya Yönetmelik vb. gereği zorunlu olan durumlar hariç olmak üzere, Taşradaki Başmüdürlerin-Müdürlerin de gerek 657 sayılı Yasa’ya, gerek 1918 sayılı Yasa’ya vb. göre tetkik ve tahkik yetkisi olduğu ve dolayısıyla gereğinin taşrada-mahallinde de yapılabileceği halde, acaba niye konunun bir kez de Müsteşarlık Merkez Denetim Elemanları tarafından tetkik ve tahkiki istenir. Acaba kendine güvensizlikten mi? Görev ve yetkilerinin farkında olamamaktan mı? Liyakatsizlikten mi? Ya da konu yakar top görülüp benden gitsin de ne olursa olsun yaklaşımından mı? Hangi nedenden kaynaklanmış olursa olsun, bunun yansımaları, Denetim Elemanlarının iş yükünün biraz artması şeklinde olmaktadır. Oysa herkes kendi üzerine düşeni yapsa, görev ve yetkilerini liyakatli bir şekilde yerine getirse hiç kimsenin iş yükü lüzumsuz yere artmayacak ve belki bu şekilde yaratılacak artı zaman çok daha önemli üretimlere ve projelere ayrılabilecektir.
Burada bir hususa daha değinmek istiyorum. Gümrük Muhafaza Teşkilatımız, Gümrük Mevzuatına göre Kaçakçılığın Men, Takip ve Tahkiki ile birinci derecede iştigal ettiği halde, çoğu zaman mevzuattaki değişmeleri takip etmekten uzaktır. Örneğin bir Gümrükler Genel Müdürlüğü’nün konulara ilişkin tasarruflu yazılarından haberdar değildir. Neyin 1918 sayılı Yasa kapsamına girdiği neyi 4458 sayılı Gümrük Kanunu’nda yer alan usulsüzlük cezaları kapsamında değerlendirilmesi gerektiği ve bu ikisi arasındaki ince çizginin ne olduğunu bilememektedir. Bunları Gümrük Muhafaza teşkilatımızı şu veya bu amaçla itham etmek amacıyla asla söylemiyorum, belki ben de Muhafaza Teşkilatında çalışıyor olsam ben de bilemeyecektim. Ben bir realiteyi ortaya koyuyorum. Ve bu eksikliklerin bir şekilde (hizmet içi eğitimler yoluyla mı olur, düzenli bilgi akışıyla mı olur vb.) giderilmesi gerektiğini vurgulamak için söylüyorum.
Çünkü neticede, Gümrüğü ile, Muhafazası ile, Denetim Elemanları ile, Merkez ve Taşra Teşkilatı olarak diğer tüm birimleriyle bu teşkilat bir bütündür. Ve neticede aynen vücuttaki organlar gibi, bir organın rahatsızlığı ya da görevini yerine getirememesi tüm vücudu etkileyecektir. O halde aksaklığa ve/veya yetersizliğe zamanında müdahale edilmelidir. Bu anlamda teşkilat şovenizmliği falan yapmaya kalkmak da sadece kendimizi aldatmaktan ve sorunlarımızı ertelemekten başka bir işe yaramayacaktır.
O halde herkes enerjisini, bilgisini, kabiliyetini ve yeteneğini iyi niyetle ortaya koyarak bir şeyler üretmeye çalışmalı ve önceki yazımızda da belirttiğimiz gibi takım oyunu oynamaya başlamalıyız. İş işten geçmeden, yarın çok geç olmadan başarmalıyız bunu. Görülecektir ki, böyle bir durumda herkes hem iş ve hem de sosyal hayatından çok daha fazla zevk alacak ve bu teşkilat ülkemizin kalkınmasında lokomotif olacak, her alanda/her anlamda örnek olacak ve alınacaktır. Yeter ki birbirimize güvenelim, işimizi severek yapalım, karşıdan görmek istediğimiz sevgi ve saygıyı biz de karşıdakine gösterelim.